8 Mart 2013 Cuma

Kadın ve ekonomi


Son 30 yılda kadın ihtiyaçlarının küresel ekonomiye kazandırdıklarını düşündüm. Evimizin 30 yıl önceki halini hatırlıyorum. Şimdiki haliyle kıyasladığımda son 30 yılda tüketim ekonomisinin kadın odaklı çalışmasının verdiği başarılı sonucu görüyorum. Ben çocukken evimizde merdaneli çamaşır makinası vardı, şimdi bu makinalar köylerde yayık yapmak için kullanılıyor yani büyük kısmı çöp olmayarak Anadolu insanının keskin zekası sayesinde güncelliğini koruyor. Bulaşık makinesi diye bir şey de yoktu, mikser, elektrikli süpürge, düdüklü tencere, blender, mikrodalga fırın, ankastre ocaklar, derin dondurucular... Sadece mutfakta bile saymakla bitmeyecek ilaveler var ve bunların neredeyse tümü şu anda evlerin olmazsa olmazı. Buna “kadının büyük sanayi devrimi” diyebiliriz.

Kozmetik boyutuna geldiğimizde ise dev bir sektör daha görüyoruz, yakın bir tarihe kadar kadının kozmetik ihtiyacı, basit makyaj malzemeleri ve her yere sürülebilen birkaç marka kremden ibaretti. Şimdi küvetin kenarı bile şampuanlar, jeller, kremlerle dolarken, bedenin her bölgesi için yapılmış, bakım için ayrı, onarmak için ayrı ürünler mevcut. Reklam sektörünü de olanca hızıyla besleyen bu ürünler güruhunun son 30 yılda dünya ekonomisine olan katkısı inkar edilemez, hatta ekonomiler bu ihtiyaçları karşılayarak besleniyor diyebiliriz. Nar ayıklamak için yapılmış bir alet bile var. Soğan doğrayıcı, katı meyve presi, elma dilimleyici hatta yıkanmış sebzeyi kurutan bir alet var. Büyük icatlar hızla kadının hayatını kolaylaştırmak için birbiriyle yarışıyor.

30 yıl önceki kadının durumuna bakıldığında bugünkü kadınların şanslı olduğunu söylemek çok basit kalır, biraz parası olan veya kendisini seven bir eşe sahip olan kadınlar Allah’ın sevgili kulları bence. Yan etkilerde mevcut tabii ki, mesela kozmetik sektörü o kadar ilerledi ki neredeyse bir maymunu bile güzel bir insana çevirebilecekken aynı ürünler yanlış kullanımla bir insanı maymuna çevirebiliyor. Takviyeli sutyenler, popoyu iyi gösteren pantolonlar, kalıcı makyaj, kaynak saç, takma kirpik, yağ aldırma, estetik cerrahi, renkli lens, lazer epilasyon vs. Ayrıca estetik sektörünün bu kadar gelişmesi kadınlar arasında haksız rekabet oluşturuyor ve doğuştan güzel olan kadınlar eminim bundan şikayetçidir.

Güzelleştirme sektörünün aniden gelişmesiyle birlikte kadınlar için ciddi istihdam sağlandı. Böylece yeni bir tüketim yöntemiyle bu sorun da -belki farkında olmadan- çözülmüş oldu. Artık çevremizde kendini güzellik uzmanı diye adlandıran bir sürü genç kızımız, kendi ırkını daha güzel yapmak için kavitasyon cihazı kullanmayı ve kaş dövmesi yapmayı öğreniyor.

Bir iktisatçı gerekli bilgileri alıp toplasın sadece kadının daha güzel görünmek için beslediği sektörün büyüklüğü dünya ekonomisinin en az %10 una denk gelir. Kadınların hızla otomobil kullanmaya başlamasıyla otomatik vitesli ve pembe, yeşil, mor, otomobil sayısı da ciddi oranda arttı. Park, yağmur ve far sensörlü araçların yapılması ise bana göre tamamen bayanlarla ilgili bir durum. Yanlışlıkla sis lambalarını açıp sonra polis uyardığında nereden kapatacağını bulamayan kadınlardan sonra yeni araçlarda sis lambaları tek açmalı düğme olarak yapılıyor. Açıyorsunuz ve kontağı kapattığınızda kapanıyor ve tekrar açmanız gerekiyor. Erkekler sis lambalarını –süs lambası- olarak kullanıyor zaten. Daha çok hava yastığı ve tonla ilave emniyet tedbiri de aynı sorunun çözümü olarak geliştirilmiş sanırım. Oysa biz yıllarca emniyet kemerini bira kapağı açmak için konmuş kullanışlı bir aksesuar olarak bildik. Erkek çoğunluğun araba kullandığı dönemde şoför tarafındaki güneşlikte ayna olmazdı, şimdi bir de üstüne ışık koyuyorlar yolda giderken kaş falan da alınabilsin diye. Bir de bebek ve çocuk sektörü var... Hazır bezler, ıslak mendiller, kremler, şampuanlar, bebek telsizleri, çeşit çeşit mamalar var. E artık bebek bakmaya ne var?

Yukarıdaki tüm anlatılar son 30 yılda “benim şu an aklıma gelen” kadın ihtiyacı odaklı gelişmeler… Kadınların küresel ekonomiye yaptıkları katkının hesaplanamayan boyuttaki küçücük göstergesi. Sağladıkları istihdam için kendilerine teşekkür etmek isterim. Ayrıca yapılan yatırımın kişisel kazancında bu kadar büyük bir geri dönüşümünü sağlayabilmekte mucize denebilecek kadar başarılı bir sistem. Kadın ihtiyaçları sektöründe çalışanlar veya bu sektöre hizmet veren tedarikçiler, kazandıkları paranın ne kadarını özel hayatlarında yine bu sektöre harcıyor? Bunun cevabı tabii ki evdeki kadın sayısına göre değişir.

Nobel ödülü almış bilim insanlarının insanlığa faydalı olabilmek için feda ettiği zamanı düşününce, bordo ojeyi icat edene logaritma cetvelini icat edenden daha çok saygı duyduğumu söyleyebilirim. Ya da harika iç çamaşırlarını bulanlar, insanlığın mutluluğu adına çok daha büyük başarılar elde etmişlerdir. İzafiyet teorisi mi yoksa bira bronzluğunda bir tenin sırt dekoltesi mi diye sorsalar, sürpriz bir cevap alamayız.

Yukarıdaki tüm anlatıyla birlikte kadınların bunların hepsini hak ettiğini düşünüyorum. Benim annemin mutfak dolabı bile yoktu, onun yerine tel dolap vardı, çamaşır bulaşık elde yıkanırdı, çeşmeden akan sıcak su yoktu, annem her sabah kalkar kömür taşır soba yakardı, şimdi temizleme robotları varken o zamanlar gırgır vardı, yerler yer beziyle silinip halılar çatının betonunda ya da sokakta yıkanırdı, benim annem için gezme demek haftasonu gidilen pikniklerdi ve bu piknikler için annem öncesinde hazırlık yapar sonrasında pikniğin bulaşığını, çamaşırını yıkardı. Pazara yürüyerek gider dönüşte bir sürü torbayı elinde taşırdı. Benim annem teknolojinin tüm nimetlerini hak ediyor. Ve ben “bulaşık makinası alacaksak niye evlendik” tarzı erkek esprilerinin artık süresini fazlasıyla doldurduğunu düşünüyorum. İşten eve geldiğimde eşimin akşama kadar iş yapmaktan perişan olmuş halde ve aspiratörlü bir mutfağı olmadığı için yemek kokusu içinde karşılaması yerine. makinaların yaptığı işler sayesinde yorulmamış, zamanında yemeğini yapmış ve kocasının eve geleceği vakte kadar kendine çeki düzen verecek zamanı bulmuş bakımlı bir kadını tercih ederim. Akıllı kadınlar teknolojiyi sadece kendi faydalarına kullanacak kadar bencil değildir zaten...

6 Mart 2013 Çarşamba

Kız isteme ritüeli


Kızım doğduğu gün kucağıma aldığımda aklıma ilk gelen, “Ben ne zaman büyüdüm ki, çocuğum oldu?” sorusuydu...


Kreşe giderken erkek çocukların ondan hoşlanması doğal olarak kızımın da hoşuna gittiğinden eve gelirken yolda anlatıyordu normal bir şeymiş gibi. Ben de kızmadan güzelce dinliyordum. Şu anda ilkokul 4’e gidiyor ve hala aynıyız. Kimse anlayışlı ve çağdaş bir baba olduğum için böyle yaptığımı zannetmesin! Her baba doğduğu günden itibaren periyodik olarak kızının bir gün sepetin biriyle evleneceği ve babasını bırakıp gideceği paranoyasıyla yaşar. Sepet dedim diye kimse alınmasın, benim gözümde bir gün kızıma talip olacak kişi için yayınlanabilecek en hafif yakıştırmayı kullandım. Bu sepet, yaşadığım sürece en büyük düşmanım olacaktır. Kimse kızımın düğününde eğlenmemi de beklemesin çünkü bu benim için düğün değil yas günüdür ve bitmeyecek bir savaşın ilk meydan muharebesidir.

O gün çok eğlenen sepet, bir fatih edasıyla tüm hısım akrabaya zaferini ilan ederken, bir günlük geçici fetih kutlamalarının ardından, tam olarak kucağıma düştüğünün farkına vardığında, sallanan kırmızı koltuğumda oturup onun kuyruğunu elimden kurtarma çabasını izleyeceğim, daha büyük ve uzun süreli bir eğlencenin ana malzemesi olduğunu o zaman anlayacak.

Evet, ben de bir zamanlar aynı kategoride yer almıştım ama benim kayınpederim pek hüzünlü görünmüyordu o nedenle kendimi suçlu veya lanetlenmiş hissetmiyorum. Baba kuzusu bir kadınla evlenmediğim için de kendimi şanslı hissediyorum ancak bu benim damadım olacak sepet için geçerli değil. Şu anda nerelerde ne yapıyordur bilmiyorum ama hayatının beni tanıdıktan sonrası pek keyifli olmayacağı için kızımı tanıyana kadar hayatın tadını çıkarmasını öneririm. Tabii ki kızımın da benden bağımsız olarak onun hayatını zindan edebileceğini bilecek kadar kadınları da tanıyorum. Ayrıca bu dönemde kadınlardan taraf olacağımı da belirtmeme gerek yok.

Adından ziyadesiyle rahatsız olduğum kız isteme ritüelinin de  biçimi ve yapısı değişmelidir. Sepet, büyükleriyle gelir ve çok gergindir – ki olmalıdır- büyüklerden seçilen kişi “Allah’ın emri peygamberin kavliyle bir tanecik kızınızı oğlumuz sepet’e istiyoruz” diyerek ritüeli başlatır. Hop!!!  Neden ben kızımı veriyorum? Onlar bana oğullarını versinler. Gelsinler efendi gibi “Allah’ın emriyle oğlumuz sepeti vermeye geldik, ip bağlayıp balkondan sarkıtırsınız bakkaldan bir şey alınacağı zaman lazım olur” desinler.

Bir de övgüler olacaktır ancak hiç aldırmayacağım.

“Oğlumuzun içkisi, kumarı, uyuşturucusu, travestisi yoktur, çok güzel işi vardır, dümdüz, renksiz, gerizekalı ve beceriksizdir, üstelik kılıbıktır, höt! dedin mi susar...”

Bana böyle bir şeyi satamayacaklarını bilmeleri için kesinlikle bu sepetten daha az salak olmaları gerekiyor. Aksi takdirde bu, aptallığın önceden tahmin edilebilirliğini hafife almaktır. Yanlıştır...

Hatta kızımı istemeye gelirken çiçek-çikolata getirip yalakalık yapmayın. İki katını vereyim oğlanı da alın sktr olun gidin.

Bu ilk adım, daha bunun sözü var, nişanı var, nikahı var, düğünü var... Bir de bunlar bittikten sonrası var. Bir gün gelip kızımı vermeye mecbur kalacağımı düşünüp gülenler var. Tabii ki kızımın sevdiği biriyle evlenmesini, yuva kurmasını, torunlarımı sevmeyi ben de istiyorum ama bu benim tadını çıkaracağım kısmı, sepetin değil! Mantığımı ve acıma duygumu tamamen tak-çıkar olarak kullanacağım bu dönemde, kızımı gerçekten mutlu etse bile bu hafifletici neden olarak kesinlikle kabul edilmeyecektir.

Ayrıca kızımı da düzenli olarak uyarıyorum, “Bütün tezgahlarınızı biliyorum, beni kandıramazsın ona göre ayarla kendini” diyorum ve bunları nereden bildiğimi tabii ki ona söylemeyeceğim, belki ileride kendisi anlar ama önemi yok. Benim bu tür hazırlıklar yapıp tedbirler alıyor olmam kızıma talip olacak sepeti özel kılmıyor, aksine benim için alelade bir varlık.

Benimki gibi baba kuzusu olarak büyüyen bir kıza zarar vermeden önce neleri göze aldığını düşünmeli insan çünkü baba bunu öğrendiğinde ortaya çıkacak katliamı timsahların arasına düşen geyik bile görmedi. Yaşı, vasfı, varlığı veya makamı hiç farketmez, kaybedeceği şeyleri bir daha asla yerine koyamayacaktır.

Bir gün gelip kızım “baba ben evlenmeye karar verdim” dediğinde, muhtemelen tüm moralim çökecek, gözlerim önce kızaracak, sonra damlalar yanağımdan aşağı akıp gidecek. Belki şimdi bile yorgun olan kalbim biraz zorlanacak. Ama her baba bilir ki, böyle durumlarda tek dua kızının mutlu olması üzerinedir. Onu ilk kucağıma aldığım an, uykudan kalkıp nefes alıyor mu diye kontrol ettiğim geceler, sırf boynuna sokulup koklamak için üşenmeden traş olmam...İlk iğne yapıldığında “Allah’ım ona bir tane yerine bana yüz tane iğne yapılsa keşke” diye dua ettiğim hastane nöbetleri, ilk “Baba” dediğinde duyduğum sevinç, hele ilk adımları... Hepsi birer birer geçecek gözümün önünden şimdi olduğu gibi.

İşte gözyaşlarının damarlarında kızgın lavlar gibi dolaştığı ve bir erkeğin gerçekten içi yandığı için ağladığı an budur!

En temiz yağmur, bir damla evlat sevgisidir. Seni seviyorum kızım.

5 Mart 2013 Salı

Kadınlar yalnız...


Eskiden kadına taciz vardı şimdi mobbing var. Birkaç gün önce, çalışan ve kariyeri azımsanmayacak seviyede olan bir bayan arkadaşım gece yarısı telefon açıp “Bütün erkekler gerizekalı ve öküz!” dedi. Genelleme yapmasaydın keşke dedim, “Hayır, öyleler” dedi. Bu noktada, o anki öfkeyle benim bir erkek olduğumu unutması, beni de kendimi sorgulamaya yönelttiği anda bundan şüphe duymamam gerektiğini ve tamamen arkadaşımın yaşadığı şok ile ilgili olduğu kanaatine çabucak vardım. Yoksa bu durum gerçekten benim de psikolojimi derinden etkileyecekti çünkü bir erkeğin kendini yok etme düğmesi erkekliğinin sorgulanmasıdır. Bu kadar el altında ve emniyetsiz duran bu düğme, herhangi bir erkeğin kendini bir anda serin bir çatıda rüzgarı hissederken bulmasına yol açabilir. Arkadaşım bir müşterisinin, önce hepimizin içinde bulunduğu sosyal platformlardan birinde arkadaşlık talebi gönderdiğini, kendisinin de nezaketen kabul ettiğini, ancak o gece, ne kadar yalnız olduğundan, hayatının ne kadar sıkıcı olduğundan, birlikte bir şeyler yapmanın ne kadar heyecanlı ve güzel olacağından, zaten karısıyla ayrılmak üzere olduklarından bahsederken, bu kısımları kibarca sayabileceğimiz şekilde devamını getirmiş. Arkadaşım, ağlayarak “Ben işimi yapmak istiyorum ama bıktım artık bu kaçıncı?” diyerek telefonda ağlarken, aslında bunun cinsimizle değil, içimizdeki arsız kişiyle alakalı olduğunu düşünüyordum. Arkadaşımı teselli edebilmek için söyleyecek pek bir şey bulamadım ama elimden geleni yaptım. Şimdi daha sık arayıp hatrını soruyorum. Bu atlatılmış bir şey değil tabii ki. Muhtemelen birkaç gün sonra benzer bir şeyi yine yaşayacak ve bu sahne her an tekrarlanabilir.

Ben ise halen bir genellemeye kurban gitmiş durumdayım. Arkadaşımın gözünde, erkek olduğum için gerizekalı bir öküz müyüm? Yoksa beni erkekten saymadığı fikriyle öküz olmadığıma sevinip bir yandan “Erkek değilsem neyim?” diye düşüncelere mi dalmalıyım bilmiyorum.

Fazla düşünmeyi reddeden bir ırk olarak bir çok şeyi derinlemesine düşünmek beni homoseksüel hissettirmiyor aksine bir kadını anlayabilmek için harcadığım zaman, -her ne kadar ömrümün yetmeyeceğini bildiğim bir uğraş bile olsa- yol üzerinde daha farklı ve güzel keşifler yapmamı da sağlıyor. Yani Bodrum’a giderken İzmir gibi güzel bir yerden geçiyorsunuz ve o güzelliği de keşfetmiş oluyorsunuz. Bodrum’a varmasam bile İzmir’in güzelliğini görmüş olabiliyorum.

“Benim çocukluğumda...” diye başlamak klasik gelebilir ama ben küçükken sabahları kuş sesleriyle uyanırdım. Meyveyi komşuların bahçelerinde dalından yerdim ve kelebek görmek, yağmurdan sonra solucan görmek, ilkbaharda çiçeklerin kokusunu duymak normal şeylerdi ve bunlar yaşamımızı güzelleştirirdi. Şimdi bunlar neden yok? Çünkü onlara yaşam alanı bırakmadık. Oda spreyinden çiçek kokusu almak, organik pazardan ne idüğü belirsiz meyveleri alıp dondurucuya tıkmak, kuş sesini kapı zilinden duymak mutlu mu ediyor bizi? Etmemeli!

Şimdi de kadınlara yaşam alanı bırakmıyoruz. “Araba kullanmayı beceremiyorlar!” Evet beceremiyorlar ve becerebildikleri kadar yapıyorlar. Kim anasından şoför doğuyor? Biz daha araba kullanmanın erkek işi olduğu zihniyetini aşmış nesillere gelemedik. Benim kızım 10 yaşında ve birkaç yıl sonra ona araba kullanmayı öğreteceğim, kızım ehliyetini aldığında onun için kimse “kadın işte bir arabayı park edemedi” diyemeyecek çünkü park edebilecek. İş yaşamında yine aynı şey... “Senin aklın basmaz!” Tabii ki basmaz çünkü o kadın dantel örmek ve çocuk doğurmak üzere büyütüldü. Ne olacak? Öğrenecek. Üniversiteye giden genç kız için hala “Okuyupta orospu mu olucan?” diyen bağnaz kaldı mı bilmiyorum ama varsa da birinin bu tiplere hiçbir fakültede fahişelik bölümü olmadığını söylemesi lazım. Ayrıca hangi genelevde üniversite diplomalı fahişeye rastlanmış?... Toplumun korktuğu bütün rezillikler cehaletten gelir. Sabah programlarında çoluğunu çocuğunu bırakıp başka adama kaçan bayan profesör göreniniz var mı? Yüksek lisans yapmış bir kadınla para verip birlikte olan var mı? Yoksa biz gerizekalı öküzler rahatça kullanabilmek için kadınların düşkün olmasını mı istiyoruz? (Bunu bir daha aklımdan geçirmeyeceğim, tüylerim diken diken oldu.) Çalıştığınız ofiste hiç kadın olmadığını düşündünüz mü? Takkeli ve tesbihli bazı ticarethanelerde hala bunu görmek mümkün tabii ki ama çok şükür genelden bahsediyoruz... Çalıştığımız alanda kadınların olmaması ne sıkıcıdır. Sabah işe gelirsiniz aklınıza askerlik günleriniz gelir. Sekreteriniz erkektir, çayınızı da bir erkek getirir. Kapısında “Kadın giremez.” yazan bir plaza düşünün. Saplardan oluşan gurupla çalışıp öğlen de yemeğe çıkarsınız. Aradığınız her yerde karşınızda bir erkek sesi... Hatta telesekreter kayıtları bile... Tipini tahmin etmeye çalıştığınız bir adam...

“Dahili numarayı biliyorsanız tuşlayınız, bilmiyorsanız sekreterimiz  Haydar (!) sizi yönlendirecektir”

Son moda sokak overlokçuları bile kadın sesi kullanıyor. Birlikte çalışmanın bir egemenlik savaşı olmadığı fikrine alışmak lazım. Kadınların, mümkün olan her ortamda çalışmaları gerekir. Buna izin vermemekle veya engel olmaya çalışmakla ele geçecek kazancı bilen varsa umarım bu yapılana değerdir. Ama benim için bu kadar renksiz bir ortamda çalışmak düşünülemez.

Her şeyi eleştirmek kolaydır benim şu an yaptığım gibi... Ve sayfalarca devam edip, çalışan kadının medeni durumuna bakılmadan taciz edilmesine, müşteri sıfatıyla gittiğiniz için güleryüz gördüğünüz gerçeğini kabullenmek yerine “iş atıyo” diye düşünüp satın alacağınız şeyi “bunu alınca sizi de beraberinde veriyorlar mı?” tarzında esprilerle, acizliğinizi açıkça belli eden aşağılık sırnaşmalarınız kadınları etkilemez. Her canlının erkeği vardır, aslanın da sırtlanın da. Erkek ve kadının toplum içinde yaşaması iki şekilde olabilecektir. Kadınlar ya yanımızda olur ya da karşımızda.

Bu durum kadınların bize olan güveninin yok olmasına, yaşamlarına ilaveten yük olmamıza neden oluyor. Bir gün gelip bir kadından gerçekten hoşlandığımızda, bunu belli etmek için yapacağımız her hareket o kadına ördürdüğümüz yüksek duvarlara takılıp kalacak.

Kadınlar yalnız, çünkü biz buyuz...

4 Mart 2013 Pazartesi

Biraz düşününce...


Önceden yazıldığı ve asla dışına çıkılamayacağı söylenen kader, birçok insanın inandığı halde hayatı boyunca en çok direndiği ruhani bir oluşumdur. Her insan yaratanın gözünde aynı değeri taşır, kimsenin kimseden fazlası eksiği olmaz. Bilim adamları yüzyıllardır hangi maddenin nelerden meydana geldiğini çözmeye çalışıyor, teknoloji ilerledi, daha büyük teleskoplar, daha iyi mikroskoplar yapıldı ama hala her şeyi oluşturan “bir”e ulaşamadı. Bazı bilim adamları her şeyin “bir”den meydana geldiği fikriyle “bir” yaratan olduğuna ve her şeyin ondan geldiğine inanıyorlar. (Çok saçma gelmiyor.) Bu durumda, gözümüzün gördüğü her şey yaratanın “bir” parçasından dönüşerek oluşuyor.

Demek ki her dinde muhakkak belirtilen

“O her yerdedir”

tanımı, ya da Kuran’da geçen

“Ve andolsun ki insanı Biz yarattık. Ve nefsinin ona ne vesveseler vereceğini biliriz. Ve Biz, ona şah damarından daha yakınız.” Kaf Suresi 16. Ayet.

Buradaki “yakınlık” tam olarak düşündüğümüz şekilde değilmiş. Ayrıca yaratılan en gelişmiş varlık insan olduğundan, hiç tevazu göstermeden ve bütün kibirimizle “Hepimiz Tanrı tarafından yaratılmış küçük birer Tanrıyız” tıpkı dağdan kopan bir parçaya kaya denmesi gibi. Keza bir erkeğin bir insanı dünyaya getirecek olan spermi kendi vücudundan ürettiğini düşündüğümüzde erkekler de kendini bir yaratan olarak görüp gururlanabilir ancak aynı şeyi bir maymunun da yapabildiğini düşündüğümüzde çok da gurur verici olmuyor. Bununla beraber Kuran’da neden “insanı biz yarattık...” deniyor? Biz kim? Bize anlatılırken biz denmiyor ki? Her şeyi Allah yarattı O tek ve eşsizdir deniyor.


“Dünya nüfusunu bir nesilde iki katına çıkarmak için
on - on beş bin erkek yeterken, kadınların tamamına ihtiyaç vardır.

Yeniçağ feministlerine göre bu gerçek neyi gösterir?

1. Bir kadın vücudu her zaman bir erkek vücudundan daha kıymetlidir.

2. Erkekler her zaman gerektiğinden fazladır.

Yine de üreme, evlilik ve çoğalma işleri, bugün hala erkekler dünyasının bir parçasıdır. Kadınların evlenme teklif edip erkeklerin bunu gözleri ışıldayarak kabul ettikleri gün yeniçağ feministlerinin zafer günü olacak.”

Şeytanın Fısıldadıkları/Emre Yılmaz

Akvaryuma balık alırken bile aynı cinsten iki dişiye bir erkek alınıyor. Dünyadaki kadın - erkek nüfusunun orantısına bakılınca sayı olarak aşağı yukarı eşit görünüyor. Feminizm, erkek gücü karşısında hep biçare olarak göründü ancak kadının hakları konusunda, kadının kendisinin karar vermesi avantajı var. Birçok toplumda da evde oturan erkeğe “Ne oturuyosun, git bir iş bul çalış” denirken kadının çalışma yükümlülüğü sadece kendi ihtiyacı olduğunda vardır. Erkekler başlangıçtan beri avcı, savaşçı, koruyucu, gözetici rolünü taşırken, kadın sonradan kendine bir rol bulma ve bunu kendi istekleri doğrultusunda şekillendirme şansını yakalamıştır. Kadının geçmişte ve bugün değişmeyen tek meziyeti; erkeği yönetme ve yönlendirme sanatını çok iyi icra etme yeteneğidir. Bu beceriyi kullanmak için ise uygun bir erkeğe ihtiyaç vardır. Özellikle son yıllarda kadınların çok şikayet ettiği anlayışsız erkek modeli, erkeklerin kadınlara artık güvenmiyor oluşudur. Kadınlar ise erkeklere zaten güvenmiyordu... Evlilik için en önemli malzeme de güven olduğundan, artık daha az evlenip daha çok boşanıyoruz. Eskiden ünlülerin beş-altı aylık evlilik süreleri magazin sayfalarında olay olurken şimdi gündelik hayatta rastlayıp pek şaşırmıyoruz. Belirli dönemlerde kadınları onore etmek ve ezildiklerini unutturmak için yapılan araştırma ve incelemelerde alınan sonuçlar pek değişmez. “Kadınlar daha akıllıdır” Peki daha yakın bir zaman önce, şu olana ne demeli?

Yeni hükümetin -tek- kadın bakanı F.Ş.: TBMM’de kadın temsili, büyük bir sıçrama yakalamıştır.

Lüzumsuz açıklama: Meclisteki ezici erkek çoğunluk mevcut bakanlıklara kıyamadığından, F.Ş için Aile ve Sosyal Politikalar adında yeni bir bakanlık açmıştır. Şikayetinizi AİHM’ye memnuniyetinizi uluorta herkese, derdinizi Marko Paşa’ya anlatınız.


Erkekler bilimsel araştırmalarda hep daha az akıllı çıkıyor çünkü kadının öngörüsüne “ZEKA” erkeğin öngörüsüne “ŞOM AĞIZLILIK denir.


Bu özellik kadına doğuştan verilmiştir. Kibarlık, nezaket ve siyaset erkeğin büyüdükçe öğrenip geliştirdiği, kadının ise doğuştan sahip olup sonradan yitirebildiği bir meziyettir. Kadınlar akıl yürütür, erkekler yapar. Bu mantıklı bir iş bölümü olsa gerek ki hep böyle devam ediyor. Bunu reddeden erkekler ise kadınlar arasında pek sevilmiyor. Ama bunun sonucunda dünyadaki tüm icatların ve felsefelerin erkekler tarafından geliştirilmiş olması, hatta “kadın işi” diye bilinen işlerde, kadınların kendi başarılarından neredeyse hiç söz ettirememeleri tembelliklerinden mi yoksa gerçekten erkeklerin daha yetenekli olmalarından mı bilinmez. Bu konuya “kadınlar hep ezildi, arka plana atıldı o yüzden ortaya çıkıp kendilerini geliştiremediler” gibi saçma bir karşılık en azından içinde bulunduğumuz çağ için geçerli değil çünkü bu çağ, Türkan Saylan gibi bir şahsiyet görmüştür. Aynı çağ içinde on tane daha cesur Türkan yetişseydi, bugün durum daha farklı olurdu. Kadınlık meziyetleri sadece erkeğin verdiği bir tohumu 9 ay bakıp büyütüp insan haline dönüştürdükten sonra doğurmak ve bakmaktan ibaret kalmamalıydı. Ayrıca erkekler bunu yapabiliyor olsaydı emin olun hiçbir kadın bu işe de bulaşmazdı. Kadının her çağda erkekten daha çok rahata düşkün olduğu inkar edilemez ama çalışan, kazanan ve savaşan erkek olduğu için rahat etmeyi ve hizmet görmeyi hak olarak kullanabiliyordu. Kadınların “usta ve egemen” olması gereken konularda da erkeklerin önde olması bence kadınların eksikliği. Neden en ünlü aşçılar erkek? Neden ünlü modacıların çoğunluğu erkek?

Bütün kötü yakıştırmalar erkeklere yapılıyor. Öküz, hayvan, köpek, ayı, kereste, davar vb. Sabah minibüste mandalina torbasını kafama vuran kadına diyecek bir şey bulamadım ben? Metrobüs beklerken bana omuz atıp koltuk kapan kadına da hiçbir şey diyemedim? Telefonla konuşurken gülmekten ağzını fırın gibi açınca bademciklerindeki hafif kızarıklığı bile görüp “hep buzlu votkadan” dediğim kadın, 20 santim çaplı su birikintisindeki bir avuç suyla üstümü çamur edip, güneşli bir günde beni,  kaderimi sorgulamaya itince ona diyecek bir şey bulamadım...
Eğer kadınlar statüyü bir “beklenti” olarak görmeselerdi erkek jinekolog diye bir şey olmazdı. Bir kadının derdini, başka bir kadından daha iyi kim anlayabilir? Kaldı ki birçok kadın özellikle erkek jinekolog tercih ediyor ve bunun seksüel bir amacı yok. Erkekler kadınların ne istediğini bilmiyorsa, erkek modacılar nasıl bunu yakalayabiliyor? Hepsi mi homoseksüel? Ya da bir erkeğin, kadının beğenilerine ve ihtiyaçlarına bu kadar yaklaşabiliyor olması onu çok iyi gözlemlediği anlamına gelmiyor mu? Ayrıca erkeklerin içinden çok başarılı çocuk doktorları çıkması da kadınları üzmeli. Eşitlik denilen, aynı sayıda jinekolog ve modacı sayısı amaçlamak mı? Yoksa kendine düşen konularda egemenlik sağlayıp saygı kazanılması gerekliliği mi? (Oto tamirciliğinin erkek işi olması gibi) Yüzyıllardır kadın doğduğu için eşitsizlikten şikayet eden şimdiki kadar olmadı. Aslında tüm çağlar boyunca kadınlar erkeklere bir şekilde istediklerini yaptırdılar çünkü adlarının kahraman olup olmamasını erkekler kadar umursamadılar. Bence şu anki durum kadınların kendi seçimidir. Adına ister korkaklık densin ister rahatına düşkünlük...


Kim bu kadar iyi bir maşası varken elini ateşe sokar ki?


Yani yeterince ses çıkartabiliyor olmak anlaşıldığın anlamına gelmez. Kültürümüz içerisine yerleşmiş “kız isteme ritüeli” bir sembol olmanın dışına çıktığında anlamsızlaşır. Stockholm sendromunda ise baskı uygulayana sempati vardır oysa normal bir kadın, sahiplenilmeyi, bakılmayı, doyurulmayı, gezdirilmeyi, şefkat gösterilmeyi, korunmayı bekler. Zorla sahip olunmaz efendi gibi babasından istenir. Vermezse kız kendi kaçar. Eğer kaçmıyorsa korktuğundan değil kaçacağı kişiye güvenmediğindendir çünkü tam anlamıyla cahil olmayan veya hiçbir yerin yaşadığı yerden daha kötü olamayacağını bilenler hariç, geri dönüşün olmadığı bir gidiş kesinlikle üzerinde uzunca düşünülmesi gereken bir karardır. Bugün, gelişmiş bölgelerde “kız isteme” merasimi bile yok.